Kültürel Değerler

Kültür Dil

İlimizde konuşma ve yazı dili sade bir ifade tarzıyla Türkçe’dir.Ağız ve şive olarak belirgin şekliyle: niçun gelmeyan, napıyen,oluncası,gelincesi,nem ben,bilmeyonku gibi örneklendirilebilir.Gün,hafta ve ay adları resmi takvimimizde olduğu gibi kullanılmaktadır. Sadece pazar günü “kapalı pazar veya dernek” pazartesi “Bolu pazarı” günüdür.

Edebiyat

Bolulu olan ya da Bolu’da yaşamış sanatçılar araştırıldığında şu bulgulara ulaşılmıştır

*Kökeni Bolu Olan Edebiyatçılar

Yunus Emre:

Anadolu’da bir çok yerde makamı olduğu bilinen YUNUS EMRE’nin ilahileri ve şiirleri Bolu ve çevresinden derlenen çok sayıdaki cönklerde görülmektedir. Hatta Yunusun ilahileri ile düğün törenlerinde gelin ve damat yeni bir kumaş üzerinden birkaç kez yürütülür. Mengen ilçemizin Gökçesu nahiyesinde Yunuslar Köyü ve Yunus mezarı diye ziyaret edilen bir yer vardır.

Kemal Ümmi:

Kemal Ümmi XV. Yy.da yaşamış mutasavvıf şairdir.Her yıl ,ömrünün önemli bir bölümünü geçirmiş olduğu Bolu’nun Sazak bölgesindeki Tekke Köyünde adına geleneksel anma günü düzenlenmektedir.

Köroğlu:

Köroğlu, 16-17. Yüzyıllar arasında yaşadığı tahmin edilen bir aşıktır. Aynı zamanda bazı kaynaklar Köroğlu’nun Yeniçeri olduğunu ileri sürer. Ayrıca aşığın ne zaman ve nerede öldüğüne dair elle tutulur bir bilgi de bulunmamaktadır.

Köroğlu’nun Bolu’nun Dörtdivan ilçesinin Sayık köyünden olduğu kanıtlanmıştır.(Özkırımlı,1975 )

Köroğlu, özellikle saz çalma konusunda hem kendi döneminde hem de günümüzde oldukça ünlüdür. Ayrıca Köroğlu Destanı’nın farklı varyasyonlara sahip olduğunu belirtmekte de fayda var.

Dertli:

Bolu’nun Gerede ilçesinin eski adı Yeniçağa olan Reşadiye nahiyesinin Şahnalar köyünde 1772 yılında dünyaya gelen Dertli’nin asıl adı İbrahim’dir. Şair, ilk dönem şiirlerinde Lütfi mahlasını kullanmış, daha sonradan Dertli mahlasını benimsemiştir.

Dertli’nin babası Karasanoğulları diye tanınan sülaleye mensup olan Bayraktar Ali Ağa, annesi ise aynı köyden Ayşe isimli bir kadındır. Dertli’nin babasının mesleği hakkında farklı düşünceler ileri sürülmekte. (Rençper, varlıklı bir çiftçi, ırgat)

Dertli’nin eğitimine dair herhangi bir bilgi bulunmamakta. Fakat İbrahim’in Konya’da ocakçılık yaparken kendisini geliştirdiğini, saz çalmayı ve şiir söylemeyi öğrendiğini, bu zaman diliminde de Lütfi mahlasını aldığını biliyoruz. Dertli mahlasını ise, görevden alınması sonucunda kendi canına kıymaya çalıştıktan sonra almıştır.

Dertli’nin bu zor günlerinde ona en çok destek olan kişi Alişan Bey’dir. Dertli ömrünün çoğunluğunu sefalet ve gurbette geçirir. Şair, Bolu’dan ayrı kaldıkça Bolu’yu çok özlediğini söyler fakat şiirlerinde Bolu’ya dair yer ismi görmemekteyiz. Dertli, 1845 yılında Alişan Bey’in konağında vefat eder.

https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/dertli-ibrahim

Aşık Figani:

Asıl adı Seyyid Ahmet olan Figani, Gerede’nin Kabiller Mahallesi’nde 1814 senesinde doğmuştur. Babası debbağ Mustafa Ağa’dır. (Onay1928:162) Saz şairliğine olan ilgisi, merakı ve aşkı onun on yaşından itibaren saz çalmasına vesile olur.Ondaki yeteneği fark eden Şair Dertli, Seyyid Ahmet’i yanına çırak alır ve yetiştirir. ”Dertli üstadım Figani mahlasım biçareyim/Merhamet lütf-i inayet bendene ihsan buyur” mısralarında da görüldüğü gibi Dertli tarafından kendisine Figani mahlası verilir (Alparslan 1995:79). Figani ustası Dertli ve diğer aşıklar gibi aşıklığın seyahat geleneğine uyarak diyar diyar dolaşır.Ancak daha çok Gerede’ye yakın yerleşim yerleri olan Bolu, Bartın, Ereğli, Devrek, Çankırı ve Mudurnu  gibi yerlerde sanatını icra etmiştir. Figani; şiirlerinde aşk, dünyanın geçiciliği, din ve tasavvuf konularını işlemiştir.

İnsan isen olma nefsine esir
Nefsini kendine kul et, ol emir
Kişi bu dünyaya bir kerre gelir
Gidenler dönmedi tekrar demişler

İbrahim Şinasi

1926 da İstanbul’da Cihangir‘de doğdu. Babası, 1828-29 Osmanlı-Rus Harbi sırasında, Şumnu’da şehit Düşen Bolulu bir topçu yüzbaşıdır. Devlet tarafından Paris’e eğitim görmek üzere gönderilmiştir. Şinasi Tanzimat edebiyatının öncü ismidir. Türk edebiyatının ilk makalesini, ilk özel gazetesi Tercüman-ı Ahval’ı, ilk tiyatrosunu çıkaran, yeniliklerin öncüsü olan sanatçı köken olarak Boluludur.

Refik Halit Karay

Refik Halit Karay Mudurnu ‘da Karakayış oğulları diye anılan eski bir aileye mensuptur. (Resimli Türk edeb.s.1205) Yirminci asır Türkiye Türkçesini büyük bir ustalıkla kullanıp Karay Türkçesi ile anılmaya değer bir yazı dili oluşturmuştur. Memleket Hikayeleri ve Gurbet Hikayeleri adlı eseriyle tanınmıştır. Refik Halit Karay Türk hikayeciliğini Anadolu’ya taşımıştır.

Neyzen Tevfik

Neyzen Tevfik, 1879 yılında Bodrum’da doğmuştur. Babası Hasan Fehmi Efendi öğretmendir. Ana tarafından Boluludur. Annesi Emine Hanım, Bolu’nun Müstakimler köyündendir. Emine Hanım, kardeşi ile gittiği İstanbul’da Hasan Fehmi Efendi ile tanışarak evlenir.

Şeref Sunar’ın Çele dergisinde bu konudaki izahatı şöyledir:  “Bu tanışıp evlenmenin nasıl olduğunu bilmiyoruz. Yalnız onun burada bulunan yeğenleri Mahir ve Tahir Efendi ile yaptığımız konuşmadan bunu öğrenebiliyoruz. Kendisini ziyarete giden Nahir Efendiye sık sık köyünü ve durumunu sormuştur. Ayrıca ziyaretine giden Bolululara da ana köyünü sormuş ve hatta onun hakkında bilgi edinmiştir. Kendi ifadesine göre Mustakimler köyünün tarihî bir değeri de vardır. Burası Bizanslılarla bizim sınırımız olup müstahkem bir mevkisidir. Burada birtakım da gözetleme kulelerine ait kalıntıların olduğunu söyler. Bu görüşü doğrulayan birkaç kişi de olmuştur. Neyzen Tevfik, herhalde hiç alakası olmasa bir yerle bu kadar ilgilenmezdi. Bolu’dan ziyaretine gidenlere de daima ‘Hemşerim’ diye hitap eder, sık sık yeğenlerini sorar.”(Sunar, 1964: 12)

Bolulu Olmayıp Bolu’da Yaşayan ve Eserlerinde Bolu’ya Yer Verenler:

Nazım Hikmet

Nazım Hikmet 15 Ocak 1902’de Selanik’te doğdu.İlköğretimini Göztepe Taşmektep,Galatasaray Lisesi ilk bölümü(1914),ortaöğrenimini Bahri’ye Mektebinde tamamladı(1918).Sağlık nedeniyle donanmadan ayrılmak zorunda kaldı.Milli Mücadeleye katılma amacıyla Anadolu’ya geçti(Ocak 1921).Bolu Lisesinde kısa süre öğretmenlik. Yaptı.

Nazım Hikmet’in Bolu ile olan ilişkisi hem tarihî hem de kültürel açıdan dikkat çekicidir. 1921 yılında, Nazım Hikmet ve arkadaşı Vâlâ Nurettin, Ankara Hükûmeti tarafından Bolu Sultanisi’ne (bugünkü Bolu Atatürk Anadolu Lisesi) öğretmen olarak atanmıştır. Nazım Hikmet burada Türkçe, Vâlâ Nurettin ise Fransızca dersleri vermiştir. Bu dönemde, Bolu’da Katırcılar Hanı’nda kaldıkları ve şehirdeki sosyal çevreyle etkileşimde bulundukları bilinmektedir. Nazım Hikmet’in Bolu’daki öğretmenlik dönemi, hem kişisel gelişimi hem de edebi kariyeri açısından önemli bir dönüm noktası olmuştur.

“ Anadolu’ya geçtim. Millet sıska atları, Nuh’tan kalma silahı, açlığı ve bitiyle savaşıyordu Yunan ordularına karşı. Milleti ve savaşını keşfettim. Şaştım, korktum, sevdim, bayıldım ve bütün bunları başka türlü yazmak gerektiğini sezdim, ama yazamadım. Daha büyük bir sarsıntı gerekti…”

“Nâzım Hikmet Kendi Şiirini Anlatıyor”, Militan, Haziran 1975, s.20

Nâzım Hikmet annesine yazdığı mektupta Bolu’daki günleri şöyle anlatır:

“Talih bizi çok uzaklara attı. Ben Anadolu’nun bir köşesinde, sen Avrupa’nın bir köşesinde, aramızda karlı dağlar ve denizler var. Fakat her vakit seninle dolu ve her vakit yanındayım. Burada muntazam bir hayat geçiriyorum. Biz Vâlâ ile birlikteyiz. Üç odalı güzel bir evimiz var. Ben Bolu Sultanisi’ne (lisesine) muallim oldum. Evimiz mektebe gayet yakın. Arkadaşımdan çok memnunum. Bana bir kardeş, bir ağabey gibi bakıyor. Bilirsin ki ben biraz dağınık, hesabını bilmez bir adamım. O bütün ev işlerine bakıyor, masrafı idare ediyor. Sevgili babacığımla da sık sık mektuplaşıyoruz…”

“Nâzım’ın annesine yazdığı mektup”, Hıfzı Topuz. Hava Kurşun Gibi Ağır. İstanbul: Remzi Kitabevi, 2011. s.37

Bolu’daki öğretmenlik döneminin ardından, Nazım Hikmet ve Vâlâ Nurettin, Moskova’ya giderek Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde (KUTV) eğitim almışlardır. Bu eğitim, Nazım Hikmet’in düşünsel ve sanatsal gelişiminde önemli bir rol oynamıştır.Serbest nazmın ve  toplumcu şiirin ilk örneklerini veren Nazım Hikmet Türk şiirinin önemli kilometretaşlarından biridir.

Nazım ‘ın şiirinde  Bolu şu dizelerde yer alır.

Memleketim:

develer, tiren, Fort arabaları ve hasta eşekleri,

kavak

söğüt

ve kırmızı toprak,

Memleketim:

Çam ormanlarının en tatlı suları ve dağbaşı

göllerini seven

alabalık

ve onun yarım kiloluğu,

pulsuz gümüş derisinde kızıltılarla

Bolu’nun Abatnt gölünde yüzer.(Ran,137)

Orhan Veli Kanık

13 Nisan 1914 ‘te İstanbul’da doğan Orhan Veli Kanık, ilkokul ve liseyi Ankara’da üniversiteyi ise İstanbul’da okumuştur.

Orhan Veli Kanık’ın Bolu ile ilgili geçmişi hakkında net bir bilgiye ulaşamadık. Ancak Bolu’da merkezde Kardelen Meydanı yanında bir “Orhan Veli Parkı” var. Bu ismin buraya konmasına sebep nedir? Diye sorsanız size cevap verecek birini bulamıyorsunuz. Ama biz size Orhan Veli’nin “Yol Türküleri” başlıklı şiirinde Bolu’yu nasıl anlattığını bir hatırlatalım isterseniz:

Ankara ile İstanbul arasında geçen yolculuklarında Bolu ‘dan defalarca geçen şair Bolu’dan eserlerinde bahsetmiştir Yol Türküleri şiirlerinde Bolu, Yeniçağa, Ibrıcak köyü ve Gerede’ye sırasıyla yer verir. Bolu’nun doğasından, güzelliğinden bahseder,

Hey, hey!

Hey dağlar, hey dağlar, Bolu’nun dağları, hey!

Savulun geliyorum, hey Bolu beyleri!

Böyle olur yüksek yerin rüzgârı;

Böylesine söyletir insanı,

 

Yokuş çıkar, döne döne;

Yokuştan bir Döne çıkar;

İsa Balı’nın ardından

Hanoğlu Kocabey çıkar;

Ayvaz çıkar, Hoylu çıkar;

Bir yardan Köroğlu çıkar:

“Hemen Mevlâ ile sana dayandım,

Arkam sensin, kalem sensin, dağlar hey!”

 

Kır At’a nal mı dayanır?

Dağlar uykudan uyanır,

Yer gök kızıla boyanır.

Bu dağlardan geçmedinse,

Bu sulardan içmedinse,

Yaşadım deme be, ahbap.

El dayanmaz, diş dayanmaz pınar başlarında

Kavaklar yatar, boylu boyunca.

Ovaya kereste indiren arabalardan

Ses gelir, inceden ince:

 

“Arabalar yük indirir ovaya,

Arabacı değnek vurur düveye,

Başın döner, bakamazsın havaya.”

 

Arabacı nasıl kıyar düvesine?

Varı yoğu bir çift öküzü,

Gelinlik bir kızı,

Üç tane kuzu;

Her şey ateş pahasına.

 

Şehirliden vilâyete ilâm verilmiş,

Belediye meydanına radyo kurulmuş;

Verdiğimiz haberlerin özeti…

Falan filân;

Bir teneke benzin aldık karaborsadan,

“Dayan!” dedik.

 

Gerede’nin yolu,

Reşadiye gölü.

Bir göl ki…

İnsanın şair olup şiir söyliyeceği geliyor.

…..

 

Haydi yavrum, yolcu yolunda gerek.

Nihayet göründü Ibrıcık köyü.

– Selâmün aleyküm kahveci dayı!

– Aleyküm selâm, evlât,

Bir hastamız var, makine bekliyor.

Bir hastaları varmış, makine bekliyor.

Gübre kokuyor kahvenin peykeleri.

Herkesin derdi başka;

Memleket, hemşeri?

-Sinop.

……

Gerede’ye vardık, günlerden Pazar

Kaldırımlarında yosmalar gezer;

Bilmem, bu gurbetlik ne kadar uzar.

Yüreğim yanıktır, ciğerim delik,

Of of, kemirir bağrımı of, ince hastalık.”

 

Yine Orhan Veli Yolcu Notları adlı yazısında Bolu ‘ya yer verir.

 

..Bolu Dağı ,Bolu’dan  İstanbul’a doğru çıkıldığı vakit üzerinden aşılması gereken bir dağdır. Yılın dört mevsiminde ayrı güzelliği vardır. Bahar aylarıyla yaz aylarında her yanı renk renk çiçeklerle doludur. Öyle ki, çiçek kokusundan geçemezsiniz. Döne döne çıkıp döne döne inen yolun kenarındaki ağaçlar gökyüzüne değiyor gibidir. O koca koca gövdelerin üzerindeki milyonlarca yaprak insanı adeta sarhoş eder. Hiçbir yerde bu kadar çok yeşil görmemişsinizdir. Bu kadar çok, bu kadar çeşitli yeşil: filiz yeşili, fıstık yeşili, gök yeşili, deniz yeşili, cam göbeği, limon küfü, zehir yeşili …

Pınarlar vardır, şırıl şırıl akar. Altlarına içi oyulmuş kavak ağaçları yatırılmıştır. Yazın en sıcak günlerinde bile elinizi bu suyun altında iki dakika tutamazsınız. Hani büyük şehirlerde bu satan sucuların bir sözü vardır:” Otuz iki dişe trampet çaldırıyor “derler. İşte bu sözün değerini insan Bolu dağındaki pınarlardan su içerken daha iyi anlıyor… (Ercilasun s. 194)

Sait Faik Abasıyanık

18 Kasım 1906

Adapazarı’nda dedesinin evinde dünyaya gelir. (5 Teşrinisani 1322) Doğum günü Ramazan Bayramı’nın ilk günü yani Hicri 1 Şevval 1324 Pazar günüdür. Babası Mehmet Faik Bey, tahrirat kâtibi olarak Karamürsel’e tayin olur.

Annesi ile babası bir süre ayrı yaşarlar. Annesi Makbule Hanım, babasının akrabalarından Hacı Numan Bey’in hanımı Mürüvvet Hanım’la beraber kalır. Sait Faik ise babasının evinde babaannesi ve dedesiyle yaşar, annesini ancak haftada bir gün görür.

Aile, Yunan işgali nedeniyle diğer akrabalarla birlikte önce Düzce’ye, oradan Bolu’ya ve son olarak da Hendek’e gider(1920-1922)Sait Faik, Adapazarı İdadisinde öğrenimine devam eder.

Ailecek İstanbul’a göç ederler. Şehzadebaşı Bozdoğan Kemeri, Kirazlımescit Caddesi No:7’deki evlerine taşınırlar. Sait Faik, İstanbul Erkek Lisesine kaydolur. Şehzadebaşı’nda yaşadıkları yıllarda önce Yakacık’ta, sonra da Burgazada’da yazlık kiralamaya başlarlar.( A’dan Z’ye Sait Faik/ Sevengül Sönmez)

 

Bolu yıllarına dair anılar Sait Faik’in Bir İlkbahar Hikayesi adlı öyküsünde şöyle yer bulur:

 

“Tam otuz sene evvel on iki yaşındaydım. Anadolu’nun bir şehrinde bulunuyorduk. Babam memurdu. Şehre bir yaz sonunda gelmiştik. Sonra bir gün bahar geliverdi. Karlar eridi. Karlar eridi ama karları eriten güneş değildi, yağmurdu. Bu Anadolu şehrinin ilkbaharı kırkikindi yağmurlarıyla başlardı. Sabahleyin parlak mavi bir gökyüzünde, ısıtmayan, güneş vurmuş kar gibi soğuk bir kış güneşi görünürdü. Saat on biri bulmadan doğudan mı, batıdan mı, kuzeyden mi bilmem, bir kara bulut peyda olur, on dakika sonra bardaktan boşanırcasına bir yağmur bütün gün tıkır tıkır, şakır şakır durmadan yağardı. Odamın penceresinden “Karaçayır” dedikleri bir koyu yeşil ova görünürdü. Göğün her rengini deniz gibi emen bu çayırın renk oyunları da olmasa, evden bir deli çığlığı ile fırlamak işten değildi.”

Rıfat Ilgaz

Rıfat Ilgaz, nüfus kaydına göre 7 Mayıs 1911’de, annesinden aldığı bilgiye göre de Şubat 1910’da bir salı günü Kastamonu’nun Cide ilçesinde dünyaya geldi. Hüseyin Vehbi Bey ile Fatma Hanım’ın yedinci ve son çocuğu olan Mehmet Rıfat, Bartın nüfusuna kayıtlıdır. Ilgaz, baba tarafının kaptanlık yapan denizci bir aile olduğunu ve kaptan olan büyük babasının Sivastopol’dan geldiğini söyler. 1865’te Bartın’da doğan ve 1928’de Terme’de hayata gözlerini yuman babası Hüseyin Vehbi Bey önce gemicilik ve gemi kâtipliği işini yürütür, daha sonra da Düyûn-ı Umûmiye memurluğu yaparak bu kurumdan emekli olur. Annesi Fatma Hanım ise Bartın’da “Agalar” diye bilinen bir ailenin kızıdır. 1870’te Bartın’da dünyaya gelen Fatma Hanım 1952’de Tosya’daki oğlunun yanında vefat eder. Mehmet Rıfat henüz beş altı yaşlarındayken okula verilir. Altı yıllık ilkokulun beş yılını Cide’de, kalan bir yılını da Terme’de okuyarak tamamlar. Ortaokula Kastamonu’daki ablasının yanında başlar. Ilgaz’ın çocukluğu I. Dünya Savaşı ile Kurtuluş Savaşı’nın acıları, yoksulluğu içinde geçer. 1928’de babasının ölümü malî durumlarında büyük bir sarsıntı oluşturduğu için yatılı olarak eğitim veren Kastamonu Muallim Mektebi’ne geçmek zorunda kalır (bk. Bezirci 1992: 14-28).

1930’da Muallim Mektebi’ni bitirdikten sonra Bolu’ya, Bolu Maarif Müdürlüğü tarafından da Gerede’ye atanır. 1931’de Gerede’de ilkokul öğretmeni olarak göreve başlar. Gerede’den, Akçakoca’ya, Akçakoca’dan da Hendek ve Düzce arasında bir köy olan Gümüşova bucağına tayin edilir.

Rıfat Ilgaz, ilk evliliğini 1931’de Gerede’de ilkokul öğretmenliği yaptığı yıl öğretmen arkadaşı Nuriye Hanım’la yapar. 1932’de Gönül adını verdikleri bir kızları olur. 1933’te askere alınır ve bu dönemde eşinden de ayrılır. 1934’te ilkokul öğretmeni olarak çalışırken soyadı almayana maaş verilmeyeceğinin söylenmesi üzerine, alacakları soyadına karar verebilmek için Tosya’daki ağabeyi ile iletişim kurmaya çalışır. Bu çaba sonuç vermeyince kararı tek başına verir ve o zamana kadar nüfus tezkeresinde “Paçacıoğlu diğer mahdumu Mehmet Rıfat” yazılı adı Mehmet Rıfat Ilgaz olur. Öğretmenliğini, sanatını, edebiyatını Kastamonu’da kazandığına inanan sanatçı, bu şehri simgeleyen bir adı kendisine soyadı olarak seçer (bk. Saydur 1998: 32-33).

Hababam Sınıfı eseriyle tanıdığımız Rıfat Ilgaz’ın ilk şiir kitabı Yarenlik’tir. Bolu’da yer alan yarenlik kültürü ile kitabın adının verilmesi arasında bir ilişki olup olmadığını bilmiyoruz ama ilk eserlerinde mutlaka Gerede’den izler vardır.

Sadri Ertem

Toplumcu Gerçekçi yazarların öncü isimlerinden Sadri Ertem 1888 yılında İstanbul’da doğdu. Babası subay olduğu için Anadolu ve Rumeli’nin birçok kentini gezdiler Darülfünun Edebiyat Fakültesi Felsefe şubesinden mezun oldu (1920). Askerliğini yedek subay olarak yaptıktan sonra memuriyet hayatı başladı. 2 Kasım 1920’de Leyli Ankara Sultanisine edebiyat ve felsefe öğretmeni olarak atandı. Daha sonra Ankara Nehari Sultanisi’nde (1921), İstanbul Kuleli Askeri Lisesi’nde (1924), Kadıköy Kız Orta Mektebi’nde (1928), Gaiosmanpaşa Mektebi’nde (1930) ve Kadıköy Erkek Lisesi’nde (1931) öğretmenlik yaptı. Matbuat Umum Müdürlüğü, Ankara Polis Enstitüsü, Robert Kolej ve Alman Lisesi diğer görev yaptığı yerler arasındadır. Gazi Terbiye Enstitüsü’nde felsefe ve sosyoloji derslerine girdi (1932-1939). 1939’da Kütahya milletvekili seçildi (1939-1943). 1943’te geçirdiği kalp krizi sonucu Ankara’da vefat etti ve Cebeci Mezarlığı’na gömüldü.

Yazarın Bolu’ya gelip gelmediğiyle ilgili bir bulguya ulaşamadık. Ancak yazarın ilk romanı Çıkrıklar Durunca ‘da mekan Bolu’nun Yeniçağa ilçesinin bir köyü olan Adaköy’dür. Romanda Avrupa’dan gelen ithal ürünler yüzünden dokuduğu kumaşları satamayıp isyan eden köylüleri anlatır.

Pertev Naili Boratav

Boratav 1907 yılında Gümilcine’nin Darıdere ilçesinde doğmuştur. Babası kaymakam olduğu için çok yer değiştirirler. İlkokulu Bolu’nun kazası Mudurnu’da bitirir. Bu süre içinde en fazla Mudurnu’da hayatı geçtiği için kendini Mudurnulu olarak tanımlayacak kadar benimser orayı. Annesiyle olan ilişki yapısının daha sonra yapacağı çalışmalarının ilk adımını oluşturduğu görülür. Bu dönemde annesinin anlattığı masallarla Boratav’ın folklora yönelmesinde etkili olduğu gibi sonraları masallar üzerine çalışırken onun özel öneme sahip masal kaynağını oluşturur. (Çağlar, 1995:96-98) Dr. Dilek Çiftçi -YEşiLTuNA

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/593180

Lise yıllarında psikoloji-sosyoloji öğretmeni Hilmi Ziya Ülken’in, onu halkiyat araştırmalarına yönlendirmesiyle elli iki türkü ve on beş maniden oluşan ilk folklorik çalışmasına Mudurnu yöresinde başladı.

1927’de Dârülfünun Edebiyat Şubesi’ne girmeye hak kazandı. Ekim 1930 tarihinde “Köroğlu Destanı” başlıklı lisans bitirme tezini teslim ederek bölümden mezun oldu. Mezuniyetinin ardından Şubat 1931’de hocası Mehmet Fuat Köprülü’nün asistanı olarak Türkiyat Enstitüsü’nde göreve başladı. Tarih hocası Ahmet Zeki Velidi Togan ile 23-27 Haziran 1931 tarihleri arasında Bolu’ya giderek Köroğlu destanının Bolu ve yöresindeki farklı biçimlerini araştırdı.

https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/boratav-pertev-naili

Türküler

Estireyim mi estireyim mi
Yavrum sana fistan kestireyim mi
Üç o yandan beş bu yandan
Yavrum bir de Abant yaylasından
Köprünün altında diken
Yavrum yaktın beni gül iken
Mevlam seni de yaksın
Üç günlük gelin iken

Köroğlu

Hey hey efeler hey hey
Benden selam olsun Bolu Beyine
Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır
At kişnemesinden kargı sesinden
Dağlar seda verip seslenmelidir
Hey hey efeler hey hey
Ben bir Köroğluyum dağda gezerim
Esen rüzgarlarda hile sezerim
Demir külünk ile başın ezerim
Dağlar seda verip seslenmelidir
Hey hey efeler hey hey
Düşman geldi tabur tabur dizildi
Alnımıza kara yazı yazıldı
Tüfek icat oldu mertlik bozuldu
Eğri kılıç kında paslanmalıdır

Kalıplaşmış Sözler

Acıtma arsız edersin,acıktırma hırsız edersin

Ağızdan burun yakın,kardaştan karın yakın

Ağzı eğri olsa da,zengin karısı söylesin

Allah dört gözden ayırmasın

Allah kötüler bahtı versin

Ana baba tahtını yapar bahtını yapamaz

Bolu’lunun taşınca ayranı,tanımaz bayramı

Burası Bolu, öyne de olu, böyne de olu

Çok endeleyen ya kele, ya köre

Dilmi güzel, dilber mi güzel

Ekmek elin, su gölün, odun abant’ın

Engelsiz döngel yenmiyor

Evin geniş olacağına elin geniş olsun

Fukaranın döngeli köhnümez

Kırk gün kıran olmuş, gene de eceli gelen ölmüş

Sevip dostuna, boşanıp kocana varma

Silahla yaşayan, silaha kurban olur

Uşağın hoşafta hakkı olmaz

Yük altındaki eşek anırmaz

Zaman sana uymazsa sen zamana uy

Allah göynünün muradını versin

Bayramlar, Törenler, Kutlamalar

Dini bayramımız olan Kurban bayramı dini vecibelere göre kutlanmaktadır.Ramazan bayramına üç ay kala her evde hareket başlar.Dileyen üç ay orucuna başlar veya üç gün oruç tutar.Şaban ayının on beşinden sonra temizlik başlar.Camlar silinir,çamaşırlar yıkanır.Ramazana hazırlanırken komşu bayanlar toplanıp yufka açarlar. Ramazanda Kuran okunur,mukabeleye gidilir, her evde öncelikle fakir ve dul olanlar iftar yemeğine alınır, muhtaçlara yardım edilir. Ramazanın simgesi haline gelmiş iftar topu, sahurda çalınan davul olduğu gibi birde Ramazan pidesi vardır.İftardan önce kahvaltılık çıkartılır,çorba,pilav,dolma,et yemeği,komposto, tatlı, salata yapılır.Çok eskilerde Ramazan ayında Karagöz oynatıldığı, dışarıdan gelen cambaz ve kuklaların çok rağbet gördüğü anlatılmaktadır.Kandillerde hamurdan lokma dağıtılır.Sahurda keşli cevizli makarna yenilmektedir.

İnanışlar

Cuma günü öküz koşulmaz, ev işi yapılmaz. Salı günü yeni bir elişine başlanılmaz,Salı sallanır. Ayın başında ekin ekilmez. Kadın hasta olduğunda sandığına açmaz, turşuya el değmez, turşu bozulur.Kırkı çıkmamış bebeği görmeye gitmez, bebek sarılık olur. İki bayram arası düğün olmaz. Güneş tutulurken namaz kılınır, ay tutulurken silah atılır. Kara kedi uğursuzluk sayılır. Köpek uluması hayra yorulmaz. Baykuşun bir evin bacasına konması ve ötmesi o evden ölü çıkacağına delalettir. Kazak başlarken lastik örgü yarım bırakılırsa iş üremez. Üzerine kuş pislemesi talihin açılacağına işarettir. Gece dışarıya çöp atılmaz, cin çarpar.Gece sakız çiğnenmez, ölü eti çiğnenir. Kapı eşiğine oturulmaz, iftiraya uğrarsın.Kız istemeye gidilirken hayırlı olması için Perşembe akşamı tercih edilir.Önce sağ ayakkabı giyilir.

*Bu sayfadaki bilgiler farklı kaynaklardan derlenmiştir.